KENDİ EVİNDE YABANCI OLMAK İÇSELLEŞTİRİLMİŞ YABANCILAŞMA…
...

HATİCE GÜLCAN YÜKSEL
hgyuksel1974@gmail.com -
Kulağa akademik bir kavram gibi geliyor. Oysa hayatımızın içinde, fark etmeden büyüttüğümüz bir durum.
İnsan bazen başkasının zorlamasıyla değil, kendi eliyle kendisine yabancılaşır.
Türkiye'de bunun örneklerini her gün görüyoruz.
Yerli üreticinin yetiştirdiği domatesi, biberi, zeytini beğenmeyip; paketinin üzerinde yabancı bir isim gördüğümüzde daha kaliteli olduğuna inanabiliyoruz.
Anadolu'nun yüzyıllardır kullandığı bitkileri, şifalı otları, geleneksel üretim yöntemlerini “köy işi” diye küçümseyebiliyor; aynı ürün yabancı bir marka tarafından paketlenip önümüze konulduğunda ona “doğal yaşam” etiketi yapıştırıp daha fazla para ödeyebiliyoruz.
Kendi el emeğimizle yaptığımız bir ürüne “Bunu kim alır?” diye bakarken, aynı ürün yabancı bir markanın etiketiyle karşımıza çıktığında hayran kalabiliyoruz.
Mesele sadece tüketim değil.
Kendi kültürümüzden de uzaklaşabiliyoruz.
Anadolu'nun türkülerini, masallarını, el sanatlarını, geleneklerini bazen “eski” buluyoruz. Sonra dünyanın başka yerlerinde benzer bir kültürel değer keşfedildiğinde hayranlıkla paylaşmaya başlıyoruz.
Oysa mesele başkasını sevmek değil.
Mesele kendimizi sevmeyi unutmak.
Türkiye'nin en büyük zenginliklerinden biri olan tarımda bile bu yabancılaşmanın izlerini görmek mümkün.
Toprağı bilen insanı küçümsemek…
Üreticinin emeğini ucuza almak…
Köylüyü yalnızca “geçmişin insanı” olarak görmek…
Sonra aynı ürünü büyük bir markanın rafında yüksek fiyata görünce değerli kabul etmek.
Burada yalnızca ekonomik bir sorun yok.
Bir değer problemi var.
Çünkü kendi emeğinin değerini bilmeyen toplum, başkasının emeğine de gerçek değer veremez.
Bugün gençlerimize “geleceğinizi kurun” diyoruz.
Ama onlara bazen kendi ülkelerinde başarılı olmanın, kendi değerlerini koruyarak üretmenin ne kadar kıymetli olduğunu anlatmak yerine, başarıyı yalnızca başka ülkelere gitmek, yabancı dil konuşmak, yabancı markalar kullanmak ve yüksek tüketim üzerinden tarif ediyoruz.
Elbette dünyaya açılacağız.
Elbette yabancı diller öğreneceğiz.
Elbette başka kültürleri tanıyacağız.
Ama dünyayı tanımak başka, kendini unutmak başka.
Japonya kendi kültürünü koruyarak teknoloji üretebiliyor.
İtalya yerel ürünlerini dünya markasına dönüştürebiliyor.
Fransa yöresel peynirini, şarabını ve mutfağını ekonomik değere dönüştürüyor.
Biz ise bazen elimizdeki değeri önce küçümsüyor, sonra başkasının sahip çıkmasını bekliyoruz.
Belki de artık şu soruyu sormamız gerekiyor:
Biz neden kendi değerimizi başkasının onayından sonra fark ediyoruz?
Bir lavantanın değerli olması için üzerine yabancı bir marka mı yazılması gerekiyor?
Bir zeytinyağının kıymetli olması için başka bir ülkenin rafında görülmesi mi gerekiyor?
Bir kadının el emeğinin değerli olması için ona “tasarım” denmesi mi gerekiyor?
Bir köyün değer kazanması için turistlerin keşfetmesini mi beklemeliyiz?
Hayır.
Bizim ihtiyacımız olan şey geçmişe dönmek değil; geçmişimizden güç alarak geleceği kurmak.
İçselleştirilmiş yabancılaşmadan kurtulmanın yolu da başkasını reddetmek değildir.
Tam tersine; dünyaya açık, ama kendi köklerinin farkında olmaktır.
Kendi üreticisine güvenmek…
Kendi sanatçısını desteklemek…
Kendi ustasının emeğine değer vermek…
Kendi toprağının zenginliğini bilmek…
Kendi kültürünü çağın diliyle yeniden anlatabilmek…
Ve çocuğumuza “Yabancı olan daha iyidir” düşüncesini miras bırakmamak.
Çünkü bir toplumun en büyük kaybı toprağını, fabrikasını ya da parasını kaybetmesi değildir.
Kendi değerine olan inancını kaybetmesidir.
İnsan önce kendisine yabancılaşır.
Sonra yaşadığı yere.
Sonra toplumuna.
En sonunda da sahip olduğu değerlere…
Belki bugün Türkiye'nin en çok ihtiyacı olan şeylerden biri, yeniden kendi aynasına bakabilmektir.
Eksiklerimizi görerek…
Hatalarımızı kabul ederek…
Ama sahip olduklarımızı da küçümsemeden.
Çünkü başka dünyaları tanımak zenginliktir.
Kendi dünyanı unutmak ise yoksulluk.
