Kültür: Bir Toplumun Görünmeyen Omurgası
...

HATİCE GÜLCAN YÜKSEL
hgyuksel1974@gmail.com -Kültür denildiğinde çoğu insanın aklına ilk olarak müzeler, tarihi yapılar ya da folklor gösterileri gelir. Oysa kültür, vitrinde sergilenen bir obje değil; yaşayan, değişen ve her gün yeniden üretilen bir bütündür. Bir toplumun nasıl konuştuğu, ne yediği, nasıl selam verdiği, neye saygı duyduğu ve neyi kutladığı kültürün parçalarıdır. Bu yönüyle kültür, bir milletin hem hafızası hem de kimliğidir. İnsan, kültürü sayesinde “biz” duygusunu öğrenir; ait olduğu topluluğu tanır ve kendini konumlandırır.
Türkiye bu konuda oldukça çarpıcı bir örnek sunar. Sabah kahvaltısında çayın buharı yükselirken simidin susamı dökülüyorsa, bu yalnızca bir beslenme alışkanlığı değildir; bu, nesiller boyunca aktarılan bir kültürel ritüeldir. Bayram sabahı erkenden kalkıp büyüklerin elini öpmek, misafire terlik uzatmak, kapıdan çıkarken “Allah’a emanet ol” demek… Bunlar yazılı olmayan ama toplumun büyük çoğunluğu tarafından paylaşılan kültürel davranış kalıplarıdır. Karadeniz’de horonun hızlı ritmi, Ege’de zeybeğin ağır ve gururlu duruşu, İç Anadolu’da türkülerin içli ezgisi aslında aynı ülkenin farklı ruh hâllerini yansıtır. Türkiye’nin kültürel zenginliği de tam olarak bu çeşitlilikte saklıdır.
Kültürün maddi yönü kadar manevi yönü de önemlidir. Maddi kültür; kıyafetler, yemekler, mimari yapılar ve kullanılan araçlarla kendini gösterirken, manevi kültür daha derin bir alanda varlık bulur. Dil, inançlar, değer yargıları, sanat anlayışı ve ahlaki ölçütler toplumun görünmeyen ama en etkili yapı taşlarıdır. Türkiye’de “ayıp olur” ifadesi tek başına bile kültürel bir normu temsil eder. Bu iki kelime, bazen bir davranışı durdurur, bazen de insanları daha dikkatli olmaya yönlendirir. Yani kültür sadece ne yaptığımızı değil, çoğu zaman ne yapmadığımızı da belirler.
Ancak kültür sabit değildir; zamanla değişir ve dönüşür. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte iletişim biçimleri farklılaşmakta, genç kuşakların müzik ve giyim tercihleri çeşitlenmektedir. Eskiden mahalle aralarında oynanan oyunların yerini dijital oyunlar almış olabilir; fakat bu değişim kültürün yok olduğu anlamına gelmez. Aksine kültür, yeni koşullara uyum sağlayarak yaşamaya devam eder. Önemli olan, değişim sürecinde toplumun öz değerlerinin tamamen silinmemesidir. Çünkü kültür yalnızca geçmişten kalan bir hatıra değil, geleceğe bırakılan bir mirastır.
Türkiye gibi tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış bir coğrafyada kültür, adeta katman katman oluşmuş bir mozaiktir. Anadolu’nun yerel geleneklerinden modern şehir yaşamına kadar uzanan bu geniş yelpaze, toplumun kimliğini zenginleştirir. Farklılıkların bir arada yaşayabilmesi ise kültürel olgunluğun göstergesidir. Aynı sofrada farklı yemeklerin bulunması gibi, aynı toplumda farklı geleneklerin yaşaması da aslında bir güçtür.
Sonuç olarak kültür, bir toplumun görünmeyen omurgasıdır. Ekonomi güçlenebilir, teknolojiler değişebilir, şehirler dönüşebilir; fakat kültür olmadan bir toplumun kimliği eksik kalır. Türkiye örneğinde görüldüğü gibi kültür; bazen bir fincan kahvede, bazen bir düğün halayında, bazen de yaşlı bir komşunun kapısını çalıp hâlini sormakta gizlidir. Kültürü yaşatmak ise büyük projelerden çok, günlük hayatın içindeki küçük ama anlamlı davranışlarla mümkündür. Çünkü kültür, en çok insanların birbirine nasıl davrandığında ortaya çıkar.