DÜŞÜNCENİN SESSİZ ÇÖKÜŞÜ: SORGULAMAYAN ZİHİNLERİN ÇAĞI
...

HATİCE GÜLCAN YÜKSEL
hgyuksel1974@gmail.com -
Bir toplumun en büyük gücü ne ekonomisidir ne de teknolojisi. Asıl güç, o toplumun düşünebilme kapasitesidir. Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz kriz, ekonomik ya da siyasal olmaktan önce, derin bir zihinsel krizdir: eleştirel düşünmenin sessiz çöküşü.
Bu çöküş gürültülü değildir. Sokaklarda yankılanmaz, manşetlere taşınmaz. Aksine, fark edilmeden, gündelik alışkanlıkların içine sızarak ilerler. İnsanlar artık daha az mı düşünüyor? Yoksa düşünmenin yerini başka bir şey mi aldı?
Sosyolojik açıdan bakıldığında, modern toplum bireyi özgürleştirmek yerine onu görünmez ağlarla kuşatır. Bilgiye erişimin sınırsız olduğu bir çağda yaşıyoruz; fakat bu bolluk, paradoksal biçimde derinliği yok ediyor. İnsan, artık bilgiyi üretmek ya da anlamak için değil, tüketmek için var. Bu durum, bireyi aktif bir özne olmaktan çıkarıp pasif bir izleyiciye dönüştürüyor.
Toplumsal yapılar da bu dönüşümü besliyor. Eğitim sistemi, bireye “nasıl düşüneceğini” değil, “ne düşüneceğini” öğretmeye daha yatkın. Sınavlar, başarıyı ölçerken sorgulamayı değil, doğru cevabı bulmayı ödüllendiriyor. Böyle bir sistemde yetişen birey için düşünmek bir araç değil, çoğu zaman gereksiz bir yük haline geliyor.
Felsefi açıdan mesele daha da derin. Düşünmek, insanın varoluşuyla doğrudan ilişkilidir. Sorgulamak, yalnızca bilgiye ulaşma yolu değil, aynı zamanda insanın kendini kurma biçimidir. Ancak günümüz insanı, bu kurucu eylemi giderek terk ediyor. Çünkü düşünmek, konforlu değildir. Şüphe içerir, belirsizlik doğurur ve çoğu zaman insanı yalnızlaştırır.
Bunun yerine daha kolay olan tercih ediliyor: hazır fikirler. İnsanlar artık düşüncelerini kendileri üretmek yerine, hazır paketler halinde alıyor. Bu durum, bireysel aklın yerini kolektif reflekslere bırakmasına yol açıyor. Sonuçta ortaya çıkan şey, düşünen bireyler değil, aynı tepkileri veren kalabalıklar oluyor.
Toplumsal kutuplaşma da bu süreci hızlandırıyor. İnsanlar, karşıt fikirleri anlamaya çalışmak yerine, kendi görüşlerini savunma refleksiyle hareket ediyor. Tartışma kültürü yerini, taraf olma zorunluluğuna bırakıyor. Böyle bir ortamda eleştirel düşünme gelişemez; çünkü eleştiri, önce dinlemeyi gerektirir.
Asıl tehlike ise burada başlıyor: İnsanlar artık yanlış düşündüklerinin farkında bile değil. Çünkü düşünme eylemi, yerini hızlı yargılara bırakmış durumda. Bir fikri anlamadan reddetmek ya da sorgulamadan kabul etmek, yeni norm haline geliyor.
Bu noktada sorulması gereken soru şudur: Eleştirel düşünme gerçekten çöküyor mu, yoksa biz mi onu terk ediyoruz?
Belki de sorun, düşünme kapasitemizi kaybetmemiz değil; onu kullanmayı bırakmamızdır. Çünkü eleştirel düşünme, doğuştan gelen bir yetenek değil, sürekli beslenmesi gereken bir pratiktir. Kullanılmadığında körelir, ihmal edildiğinde yok olur.
Sonuç olarak, eleştirel düşünmenin çöküşü bir son değil, bir süreçtir. Ve bu sürecin yönünü belirleyecek olan yine insanın kendisidir. Sorgulayan bir zihin, her zaman bir çıkış yolu bulur. Ama sorgulamayan bir toplum, eninde sonunda kendi karanlığında kaybolur.