Değerler: : Gençlik, Vicdan ve Bir Toplumun Geleceği
Story’de Güzel, Hayatta Eksigiz ve Söylenenle Yaşanan Arasındaki Uçurum

HATİCE GÜLCAN YÜKSEL
hgyuksel1974@gmail.com -Değer kavramı, toplumun doğru ve önemli kabul ettiği inanç ve idealleri ifade eder. Dürüstlük, adalet ve yardımseverlik ise bu kavramın en temel dayanaklarıdır. Bir toplumun yalnızca ekonomik gücüyle ya da teknolojik gelişmişliğiyle değil, bu değerleri ne ölçüde yaşattığıyla değerlendirildiği çoğu zaman göz ardı edilir. Oysa değerler, hukuk sisteminin bile önünde gelen; bireyin vicdanını, toplumun ise karakterini şekillendiren temel ölçütlerdir.
Bu kavramlar soyut kelimeler gibi görünse de, aslında her bireyin davranışlarını yönlendiren görünmez bir harita gibidir. İnsan neyin doğru, neyin yanlış olduğuna bu haritaya bakarak karar verir. Toplumlar da aynı şekilde, ortak değerleri sayesinde dağılmadan bir arada durabilir.
Ancak günümüz dünyasında, özellikle genç kuşakların içinde yetiştiği sosyal ve ekonomik koşullar dikkate alındığında, bu değerlerin giderek aşındığı açıkça görülmektedir. Hızlı tüketim kültürü, başarıyı yalnızca maddi kazançla ölçen anlayış ve dijital dünyada kurulan yüzeysel ilişkiler, değerlerin içinin boşaltılmasına neden oluyor. Dürüstlük çoğu zaman “saflık”, adalet ise “işe yaramadığında vazgeçilebilecek bir ilke” olarak algılanmaya başlanıyor.
Bugün pek çok genç, daha öğrencilik yıllarında kopya çekmeyi bir zorunluluk, torpil aramayı bir strateji, kuralları esnetmeyi ise “akıllılık” olarak görebiliyor. Bu tablo yalnızca bireysel ahlakın zayıflığını değil, yanlışın sıradanlaşmasını gösteriyor. Oysa yanlışın yaygın olması onu doğru yapmaz; sadece toplumsal vicdanı köreltir.
Adalet duygusu da benzer bir aşınma içinde. Haksızlık çoğu zaman yalnızca bireyin kendisini etkilediğinde sorun sayılıyor, başkasının uğradığı adaletsizlik ise gündemin kalabalığı içinde hızla unutuluyor. Sosyal medyada birkaç saatlik tepkiler vicdanı rahatlatmaya yetiyor; gerçek hayatta sorumluluk almak ise sürekli erteleniyor.
Türkiye’de gündelik yaşama baktığımızda bu tabloyu görmek zor değil: Trafikte sabırsızlık, kamuda torpil beklentisi, sosyal medyada kolayca kırıcı olunabilmesi… Çoğu zaman “Herkes böyle yapıyor” diyerek vicdanımızı susturuyoruz. Oysa bir toplumda herkes yanlış yapmaya başladığında, yanlış sadece yaygınlaşır; doğruya dönüşmez.
Yardımseverlik ise bu karanlık tablonun içindeki en güçlü umut ışığıdır. Depremde, selde, yangında birbirine koşan insanlar, bu topraklarda değerlerin bütünüyle kaybolmadığını gösterir. Ancak sorun şu ki, bu duyarlılık çoğu zaman sadece felaket günlerine sıkışır. İyilik, giderek bir erdem olmaktan çıkıp bir gösteriye dönüşme riski taşır. Kameralar kapalıyken de yardım edebilmek, karşılık beklemeden el uzatabilmek, bir insanın onurunu incitmeden destek olabilmek gerçek yardımseverliğin ölçüsüdür.
Değerlerin asıl öğrenildiği yer okuldan çok evdir. Çocuk, adaleti ders kitaplarından önce anne babasının davranışlarında görür. Babasının haksız kazancı normal saydığı, annenin başkalarını küçümsediği bir evde “ahlak” sadece bir kelime olarak kalır. Bu yüzden değerler anlatılarak değil, yaşanarak aktarılır.
Elbette genç olmak kolay değildir. İşsizlik kaygısı, gelecek belirsizliği, ekonomik baskılar ve yoğun rekabet ortamı insanı hızlı ve kestirme çözümlere yöneltir. Ancak koşullar ne kadar zor olursa olsun, insanın kim olduğunu belirleyen şey sahip oldukları değil, vazgeçmedikleridir. Dürüstlükten, adaletten ve merhametten vazgeçildiğinde geriye yalnızca çıkar ilişkileriyle ayakta duran kırılgan bir toplum kalır.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey büyük cümleler değil, küçük ama tutarlı davranışlardır: Sırada beklemek, hakkı olmayanı almamak, yanlışa sessiz kalmamayı göze almak, gücümüz yettiğince başkasının yükünü hafifletmek… Toplumu değiştiren dönüşümler bazen bir kapıyı tutmak kadar basit başlar.
Sonuç olarak, bir toplumun geleceği yapılan planlarda değil, gençlerinin benimsediği değerlerde saklıdır. Eğer genç kuşaklar “başarılı olmak” ile “erdemli olmak” arasındaki farkı kaybederse, kazanılan her şey geçici; kaybedilen ise telafisi zor bir vicdan olur.
Bu yüzden kendimize şu soruyu sormak gerekir:
“Nasıl daha hızlı yükseliriz?” değil,
“Nasıl daha doğru yaşarız?”
Çünkü bir ülkeyi ayakta tutan şey binaları değil, onu inşa eden insanların taşıdığı değerlerdir.

